BABAJİ VE SARI KIZ

Ey Hindistan! Düş diyarı rengarenk festivalleri ile cümbüş diyarına namaste.. Himalayalarının o mistik zirvelerinden, engin çöllerin harlı esintisine namaste. Ey  Varuna’nın armağanı,  göğün gözünden çılgınca yağan musonlar, bereketine namaste. Hintlileri günahlarından arındıran ruhun şifası ey kutsal Ganj ana, bir damla suyuna namaste.

Ey yogistlerin, Sadhuların, Sutraların, Hindunun, Budistin, Jainin, Müslümanın, Sikhin, Atmanın vatanı namaste.

Namaste Bharat

Namaskaram büyük imparatorlukların, büyük uygarlıkların beşiği.

 Ram ram rengarenk tebessümler diyarı.

Şükriya dinler kardeşliği.

Hariom Ramayanalar, Mahabbaratalar.

Selam Babür Şah, Humayun, Ekberşah, Alemgirşah hoşgördük.

Tashi delek Himalayalar

Sath Sri Akaal jaan Hindistan.

Namaste büyük düşünce adamı Gandhi.

‘’Sevginin olduğu yerde hayat vardır.’’ M. G

Bekle Hindistan geliyorum, seni ta o alnının ortasındaki bindinden öpeceğim.

Kelebek ayları değil, fakat anları sayar ve yeter zamana sahiptir.  (Tagore) Anlarımı, saatlerimi, günlerimi ve sırt çantamı aldım gidiyorum. Gönül gözüm açıldı, içimde yanan güneşin izindeyim.

Uzun ve bir o kadar çılgın yolculuk sonrası başkent Delhi’deyim. Buradan minicik Varanasi uçağına biniyorum. Bir buçuk saatlik bir uçuştan sonra  Varanasi Lal Bahadur Shastri International Airport’a iniyoruz. Oooo envai çeşit baharat kokusu içinde ruhum ve valizim kayboluyor. Valizleri tavana kadar yığmışlar. Sabaha kadar arasam sapını bile bulamam. Bir görevliden hint usulu yardım alıyorum cepteki birkaç rupi gidince valizim geliyor. Havalimanınından dışarı çıktığımda deryaya kavuşan bir katrenin heyecanını yaşıyorum. Bu ne curcuna, bu ne kaos yihuuu karmakarışık oldum beş duyum arasındaki bütün bağlar koptu. Rikşa diye garip bir araca biniyorum, bisiklet değil motorsiklet değil önemli de değil bu saatten sonra. Rikşacıya saf saf bakarken bu kara kuru adam yere tükürüyor. Allah adamın ağzı kanıyor diyorum. İyi de herkesin ağzı kırmızı ilk acayipliği yaşıyorum “pan” çiğniyorlarmış. Hay tanrılarınız iyiliğinizi versin emi. Pan adında geniş bir ağaç yaprağının içine biraz tütün, kireç kaymağı kıvamında bir madde, biraz kuruyemiş, bazı baharatlar ve o hint kırmızısı toz boya ayrica artık satıcı ne koyduysa…  Böylece pan neymiş onu da öğrendik. Varanasi’de her yer adeta çığlık çığlığa, rikşa trafiği, baharat kokuları arasından gezinen inekler ve havada uçuşan sinekler, ortalık panayır alanı gibi…  İlk çocuklar karşılıyor bizi, kara gözlü, keçe saçlı, ışıldak çocuklar kirlisi-temizi sarıldık birbirimize. Geleneksel hint karşılama seranomisiyle çullanıyorlar üzerimize. “Hintgilizce” sorularıyla  meraklı hintliler sarıyor etrafımızı.

- föş taym india?

- vat iş yor gut neym?

- vör fırom?

Etrafımızı saran kalabalıktan kurtulup Varanasi’nin ara sokaklarına dalıyorum.  Birbirini kovalayan sokakların ardından nihayet işte Ganj. Ganj nehrinin kenarlarına inşa edilmiş adına Ghat denilen sıra sıra basamakları iniyorum. Burada bir yandan ölü yakma törenleri, kutsal yıkanmalar, ayinler düzenlenirken diğer yandan ölmeden evvel son demlerini bu kutsal alanda geçirmeye gelen hasta ve yaşlı Hindular var . Adeta ürperdiğimi hissediyorum.  Varanasi Hindular için hac vazifesi de gören oldukça kutsal bir mekandır. Ruh göçü inancı tüm Hindistan’da olduğu gibi Varanasi’de de yaygındır. Etrafta sağlı sollu dizilmiş yogiler, sadhular ve hepsinin önünde metal bir çanak, bir torbacık, sefer tası ve bir de üstünde oturduğu atlası. İşte orada tanışıyoruz Babaji ile. Bir Sadhu olan Babaji, Ganj nehrinin kenarında bulunan bir metrelik betonarme bir yapıda yaşıyor. Her gün  burada Ganj’ı kutsamak amacıyla adına Aarti  töreni denilen ritüeller yapılıyor. Bir gün, gelip geçerken oturuyorum ak saçlı, ak sakallı Babajinin yanına zayıflığından kaburgalarını teker teker sayabileceğiniz bir insan bu kadar mı güzel olur diye geçiriyorum aklımdan. Sadu madu bilmem ben deyip kucaklayıverdim Babajiyi. Bir sadhu ve sarı kız.

Her gün buluşup beden diliyle sohbet ediyoruz babaji ile. Dünyanın tüm nimetlerinden vazgeçmiş kendi karmasını yaşayan bir veli adeta. Tüm mal varlığı da sadece bir çanak, bir asa, bir de üstünde oturduğu bez parçası. Ha bir de benim fotoğrafım. Her sabah saat dört gibi buluşuyoruz Ganj nehrinin kenarında. Sonunda dayanamayıp ben de giriyorum ganjın o bulanık sularına kirli filan bilmem artık, ok yaydan çıktı birkere. Babajinin diğer ermiş arkadaşlarıyla da buluşuyoruz bir gün onlara gazoz ikram ediyorum. Elden ele, ağızdan ağıza geziyor şişe içip içip gargara yapıp basıyorlar kahkahayı. Gazozla ilk kez tanıştıkları her hallerinden belli, derken aralarından biri şişeyi bana uzatıyor. İlkin duraksıyor ve ne yapacağımı şaşırıyorum. Sonra madem artık ben de onlardan biriyim diye düşünüp, kaptığım gibi şişeyi dikiveriyorum kafaya. Ertesi gün tüm sadhuları ganj nehrinde kayık ile gezmeye davet ediyorum. Hepsi şaşkın ve heyecanlı; çünkü hiçbiri daha önce Varanası’yi nehirden görmemiş. Sabahın kör karanlığında Ganj nehrinin kenarında sükunet ve huzur içinde ölüm dileğiyle bir araya gelmiş birkaç  adamcağızın aklını çeliyorum. Nihayet henüz gün doğmadan kayıktayız. Ritüeller yapıyoruz, ilginç müzik çalgılarıyla mantralar söylüyoruz, kuşlara yem atıyoruz. Gündoğumu ile Varanasi kızıl ışıklar içinde bir başka kutsallaşıyor gözümüzde. Bir Hintli gülüyor halimize. Çeçi (abla) diyor bir tanesi bana hitaben “ölmeye gelen adamları diriltmişsin”diye. Basıyoruz kahkahayı hep beraber. O geçen birkaç saatlik zaman diliminde öylesine büyük hazlar yaşıyoruz ki onlar tekrar varlıklarını hissederken bense yaşadığım  alemin şaşkınlığını yaşıyorum. Varanasi’deki sayılı günlerim tükenirken Babaji’yle bir buluşmamızda bana Minakşi diye sesleniyor. “Sen artık Minakşi’sin” diyor bana. Sonrasında Minakşi’nin bir tanrıça adı olduğunu öğrenmek ayrıca mutlu ediyor beni. Artık gideceğimi bilen yeni dostlarımla hüzün dolu bakışıyoruz. Sessizce ayrılarak herşeyin daha kolay olacağına inandırarak kendimi valizimi alıp uzaklaşıyorum. Ancak merdivenlerin en tepesindeyken  Minakşiii diye çığlıklar duyuyorum. sesin geldiği yöne doğru dönünce kalabalık içinden on tane Sadhu’nun bana doğru koştuğunu görüyorum. Bu sadhular çıldırmış olmalı diye düşünüyorum, hani bir söz vardır Hintlinin gözünün içine bakmayın diye, asilik var serde, cesurca bakıyorum Sadhularımın gözbebeklerine . ve görüyorum, farklı renkler ama aynı gözyaşı.. .Babaji ve Minakşi öyle bir kucaklaşıyoruz ki tek varlığımız sevgi imiş meğer. RAM RAM BABAJİ.

Tem 6 2016 Mine Candar Category: Hindistan

standardPostTransition
Perhaps the network unstable, please click refresh page.